Eve her dönüşümde huzursuz olmaya başlamıştım.

Tarih: 27.12.2025 23:11

Eve her dönüşümde huzursuz olmaya başlamıştım.
Bir gün komşum beni durdurdu ve hayatımın en garip cümlesini kurdu:

“Evinizde her gün bir adam bağırıyor. Öğlen saatlerinde.”

Şaşkındım. Çünkü yalnız yaşıyordum.
Her sabah evden çıkıyor, işe gidiyor, akşam dönüyordum.

Başta önemsemedim ama içime bir kurt düştü.
O gece neredeyse hiç uyuyamadım.

Ertesi gün işe gitmemeye karar verdim.
Komşular beni görsün diye evden çıktım, arabayı çalıştırdım, sonra sessizce geri döndüm.
Yatak odasında yatağın altına saklandım.

Saatler geçmek bilmedi.

Ve saat 11:20’de kapı açıldı.

Tanımadığım bir adam kendi anahtarıyla içeri girdi.
Evin içinde sanki yıllardır orada yaşıyormuş gibi dolaştı.

Sonra alçak ve sinirli bir sesle konuştu.
Ve adımı söyledi.

O an o “yabancının” kim olduğunu anladım…
Ve keşke hiç öğrenmeseydim.

Kalbim o an göğsümden çıkacak gibiydi.
Nefesimi tuttum. Yatağın altındaki karanlık, sanki üzerime doğru daralıyordu.

Adam birkaç saniye hareketsiz kaldı. Sonra derin bir iç çekti.

Her gün aynı şey… diye mırıldandı.
Hiçbir şeyi yerli yerinde bırakmıyorsun.

Ayak sesleri yatağın etrafında dolaştı. Yorganın ucuna dokunduğunu hissettim. Gözlerimi kapattım. Zaman durmuş gibiydi.

Sonra…
Beklemediğim bir şey oldu.

Adam aynanın karşısına geçti.

Ve konuşmaya başladı.

Ama bu kez bana değil…

kendisine.

Sakin ol.
Bugün de her şeyi kontrol edeceğiz.
Her şey yolunda.

O an fark ettim.
Bağırmalar, komşunun duyduğu o sesler…
Bir öfke patlaması değilmiş.

Bir ritüelmiş.

Adam çekmeceleri açtı, kapattı. Eşyaları milim milim düzeltti. Kitapları hizaladı. Perdeleri kontrol etti. Kapıyı kilitledi. Sonra tekrar açtı. Yeniden kilitledi.

Her hareketi…
Benim hareketlerimdi.

Aynı titizlik.
Aynı düzen takıntısı.
Aynı fısıltılar.

Ve sonra, aynaya bakarak söylediği cümle içimi buz kesti:

Eğer bağırırsam, gerçek olduğunu anlıyorum.

Gözlerim doldu.
Bu bir yabancı değildi.

Bu…
bendim.

Ama aynı zamanda değildi.

O an, aylar önce yaşadığım bir şeyi hatırladım.
Bir kaza.
Bir hastane odası.
Doktorun söylediği ama tam olarak dinlemediğim kelimeler…

“Dissosiyatif…”
“Stres kaynaklı…”
“Farkında olmadan…”

Adam — ya da ben — koltuğa oturdu. Ellerini başının arasına aldı.

Bunu ona söylememeliyiz, dedi kendi kendine.
Hazır değil.

Artık saklanamazdım.
Yavaşça yatağın altından çıktım.

Tahtalar hafifçe gıcırdadı.

Adam irkildi.
Başını kaldırdı.

Göz göze geldik.

Aynaya bakmak gibiydi.
Ama aynadaki yansıma…
Benden daha yorgundu.

Demek sonunda gördün, dedi sakin bir sesle.
Korkma. Ben sana zarar vermem.

Boğazım düğümlendi.

Sen… kimsin? diye fısıldadım.

Hafifçe gülümsedi.

Senin dayanabildiğin kadarıyım.
Gündüzleri işteyken, sen yokken… evi ben tutuyorum.

Peki ya bağırmalar? dedim.

Başını eğdi.

Sessiz olursam kayboluyorum.
Bağırınca… var oluyorum.

O an her şey yerine oturdu.
Komşunun duyduğu sesler.
Açılmayan kapı.
Televizyon olmayan bir evde yankılanan bir erkek sesi.

Hepsi bendim.
Ama ben değildim.

Artık gitmem gerek, dedi ayağa kalkarken.
Beni fark ettiğine göre, görevim bitti.

Gitme, dedim istemsizce.

Durdu.
Bana döndü.

Ben gitmiyorum, dedi yumuşak bir sesle.
Biz birleşiyoruz.

Bir an gözlerim karardı.
Sanki uzun bir uykudan uyanır gibi…

Gözlerimi açtığımda, salondaydım.
Saat 14:03’tü.
Ev sessizdi.

Her şey yerli yerindeydi.

Kapı kilitliyken anahtar cebimdeydi.

O günden sonra komşum bir daha kapımı çalmadı.
Ne bağıran bir adamdan bahsetti…
Ne de gürültüden.

Ama ben…

Artık yardım alıyorum.
Notlar yazıyorum.
Aynalara uzun uzun bakmıyorum.

Ve her gün saat 11:20’de,
derin bir nefes alıp kendime şunu söylüyorum:

“Buradayım. Tek parça halindeyim.”

Çünkü bazen
en tehlikeli yabancı…
insanın kendisi olabiliyor.